İNSANLAR VE İNSANCIKLAR
Eskiden, birisine kızdığımda ‘’Fahişe gibi biri yada fahişe biri’’ derdim. Böylece kişiyi aşağıladığıma mı inanıyordum! Bilemiyorum. Öfkemi ifade etmek için mi öyle derdim? Sonuçta hakkında konuştuğum kişi ya da kişilerin fahişelikle ilgileri yoktu zaten. Yaşımın 50’yi geçtiği bugünlerde sık sık insanlarla olan ilişkilerimi ve kendimi sorguluyorum. İnsanlara niye ‘’fahişe’’ diyerek kızdığımı, dışa vurduğumu anlamaya çalışıyorum. Aldığım birçok mektup arasında en çok beni olumlu veya olumsuz etkileyen çıkarcıların, fırsatçıların, ihanet hastalığı olanların ve de kendilerini ‘’fahişe’’ olarak tanıtanların mektupları olmuştur. Avukatlarımın, yakınlarımın ve dostlarımın mektup ve kartlarını ise elbette ki değerlendirip yanıtlamışımdır. Bu ayrı. Üstünde durmak istediğim, beklemediğim mektup ve kartlar hususudur. Son yıllarda elektronik posta gönderileri de sıkça gelmeye başladı.
Çıkarcılar: Beni ne kadar çok sevip saydıklarını yobazca sıraladıktan sonra isteklerini sıralarlar. Hep almanın hesabını yaparlar. Yazdıklarından bu durumda görülüyor. Tahammül edilir gibi değil. Çok kızarım böylelerine, seviyeleri bu kadarmış.
Fırsatçılar: Hep beklentilerini sıralayıp nasıl yanıt olabileceklerini kendi seviyeleri ölçüsünde vurguluyorlar. Sonrada yararlanma cambazlığına başlarlar. Diyarbakır’ın eski hayvan pazarında, hayvan satıcısı ile hayvan alıcısı arasında arabuluculuk yapmaya çalışan cambazların, cambazlığı gibi değil. Hayvan pazarındaki cambazlar, bir anlamda tarafların hoşnutlukla kabul edecekleri sonucu sağlarlardı. Anlatmaya çalıştığım fırsatçılar ise, her işi becerebileceklerini göstermeye çalışıp, ömürleri boyunca hiçbir işe yaramayan, yalnızca tüketen unsurlardır.
İhanet hastalığı olanlar: Bu tipler, hiç hak etmedikleri halde emeklerimden yararlanmış, bana yakınlığı olan yada bana yakın olmuş tiplerdir. Bana yakın dediklerim, kan bağı yakınlığı olanlardır. Bana yakın olmuş olanlar ise bir şekilde yakın olabilmiş tiplerdir. Asla affedilmeyecek olan bu tipler esas olarak toplumun virüsleridirler. Kendilerine yaradığım sürece kendilerini ak pak göstermeye çalışmışlardır. Kompleksli kişiliklerinin yanı sıra hain olan bu tipler, zeka ve becerilerini hep bozmak için kullananlardır. İhaneti beceri ile karıştırıp çirkinliklerle tatmin olmaya çalışırlar. Bu tiplerle ilgili üzücü örnekler yaşadım. Bu tipler zekalarını ihanet yerine sadakatla yapıcılığa kullanırlarsa dünya sorunlarının büyük bölümü kendiliğinden çözümlenmiş olur. Bunun olabilmesi içinde okul çağlarından itibaren bu tiplerin tespit edilip tedavi edilmeleri gerekmektedir. Bununda benim yaşam sürecimde olabilmesi zor görünüyor. Yaşadığım örnekleri olduğu gibi yayınlayarak benden sonraki jenerasyona özellikle kendi çocuklarıma bilgi olarak bırakacağım.
Fahişeler: Çok ilginç bulduğum bazı insanlar, basın yayın kuruluşlarının haber kaynaklarından şahsımla ilgili bilgilerden yola çıkarak yazdıkları uzunca içerikte yazılmış mektuplarında kendi hayat hikayelerini yazıp benimle ilgili görüş belirtmeleridir. Hollanda konsolosluğundan adresimi isteme müracaatları, Hollanda’dan bazılarını aracı yapıp mektupları ulaştırmaları ve mektuplarının içerikleri, hepsi insani duygular içeren anlatımlar. Hiç beklemediğim bu çevrenin mektuplarının bazılarını yayınlayacağım. Hiçbir tanesi de beni şahsen tanımıyor. Beni tanıyan birini dahi tanıyan birisinden mektup almadım. Tanıdığın biriyle tanıştırırsan seninle ilgili soracaklarımı sorardım diye yazanları da var. Bu çevreden gelen mektup ve kartların hepsinin sonunda ‘’sana ne gönderebilirim?’’ ya da ‘’ bir isteğin varsa lütfen çekinme yaz. Hemen gideririm’’ diye yazanlar veya benzeri söylemler var. Bu çevrelerin mektuplarının içeriklerinden nasıl etkilendiğimi anlatamam. Fahişe kelimesinin, bizim bilinç altımızda insanları aşağılamak ya da aşağılık olan insanlar için olduğu yönündedir. Fahişeliğin kabul edilebilir hiçbir yönü de yoktur. İnsanları fahişeliğe sürükleyen koşullar ve kişiler esas olarak, toplumun aşağılık hastalığı olduğunu söyleyerek, bundan sonra birilerini aşağılamak için ya da kızgınlığımı gidermek için hiç kimseye fahişe demeyeceğimi belirteyim. Bu çevreden gelen mektup ve kartların hiçbir tanesi benden hiçbir şey istemedi. Çoğu da kendilerini ‘’kötü yola düştüm’’ ya da ‘’kötü yola düşürdüler’’ diye yazıyordu. Bu çevreden gelen mektupların hiç birisine de, kendimce nedenlerden dolayı cevap yazmadım. İnsanlarla ilişkilerimi gözden geçirdiğim bu yazı dizisinde, benimle sır olarak kalmasını istemediğim bazı hususları da paylaşmak istedim.
İnsanlarla ilişkilerimde duygu bir adım önde oldurdu. Bunu korumaya niyetliyim. İnsani ilişkilerimden dolayı çok üzücü örneklere rağmen, insanlarla ilişkilerimi insani duygulardan arındırabilmem için, duygularımın yok olmuş olması gerekir. Ancak insanların birbirleriyle olan ilişkilerini insani değerlerin dışına çıkmadan sürdürmelerini, bu mümkün değilse yine insani değerlere şiddetle bağlı kalarak ilişkilerinin sınırlamalarını, gerekirse bitirmelerini ve o ilişkin deneyiminden yararlanmalarını öneririm.
Yaşayarak edindiğim deneyimler gösterdi ki, tanrının en değerli yarattığı olan insan, basit hesaplarla kendisini en değersiz yaratık düzeyine düşürebiliyor. Kendisini en değersiz yaratık düzeyine düşürenlerin kendilerine göre haklı gerekçeleri de değersiz yalanlarıdır. Böylesi örneklere olabildiğince tanık oldum. Bizim toplumumuzda cemaat kurumu olagelmiştir. Gelişmiş ülkelerin yargı organları da dahil hiçbir cemaat, şeriat veya yargı, insan çirkinliğinin adını koyamaz. Severek ve haz alarak emek verdiğim ve değer verdiğim bazı insanların nasıl çirkefleşebildiklerine tanık olduğumda, o insanlarında benim gibi insan olduklarını düşünmenin verdiği sancıyı anlatamam. Hangi yargı o çirkefliğin adını koyacaktı? Hangi yargı benim çektiğim sancının düzeyini ve bedelini belirleyebilecekti? Çirkefleşen insanın, Tanrının yaratığı olduğunu ve çirkefliğinden de Tanrı tarafından değerlendirilip yanıt bulmasını dilerim. Şimdilik bu çerçevede kalacağım. Ta ki yaradan bana yeni bir fikir verir.
En çok yararlı olduğum insanların ben en çok zor durumdayken bana karşı iğrenç çirkeflikler yapmaları, ihanet etmiş olmaları kendilerince de biliniyor.ben onların o duruma düştüklerini öğrendiğimde onlar için üzülmüşümdür. Ancak kendim için huzursuz olmadım. O duruma düşenlerinde ancak huzur bulmayacaklarını biliyorum. Kendileri için en büyük cezanın öyle bir duruma düşmüş olmaları olduğudur. Tanrım bana öyle bir duruma düşmeyi nasip etmesin. Bu ucuz ve zavallı kişiliklerin hayasızlıkları Allah katında en iyi yanıtını bulur. Davamda görev alıp yalan ve iftiralarla sahte belge düzenleyip, sahte delillerle hayali suçlar oluşturarak beni mağdur etmek için kendilerine menfaat sağlayan Türkiye; Hollanda, Almanya ve İngiltere deki görevliler acaba yaşamlarında huzur buldular mı? Merak ediyorum. Tanınan gazeteci sayın Burhan Kazmalı’nın araştırmalarında açığa çıkan bilgiler çerçevesinde sokaklarda perişan vaziyette yaşamaya mahkum olmuş kimsesiz bir çocuğu Hollandalı bir Bakan yardımcısı Jorris Demmink’in koynuna sokma talimatlarını verenler, o çocuğun vebalini ödemeyeceklerini mi sanıyorlar? Tanrım öyle bir ceza verecek ki onlara çocukları bile yaşamlarında huzur bulmayacaklardır. Demmink denen yaratık, cinsel sapıklıkları için Hollanda hükümetinin tüm olanakları gibi Türkiye ve Almanya’nın da devlet görevlileri gibi tüm olanaklarından yararlanmış. Bana zarar vermek için Türkiye devletinin tüm olanaklarını Demmink denen sapık adama sunan insanlar acaba hiç aynaya bakıyorlar mı? Bana zarar vermek isteyen çıkar çeteleriyle sapık çetelere hizmet etmiş olanlar acaba hiç aynaya bakıyorlar mı? Bütün bu pislikler açığa çıkmış olmasına rağmen Sinan Can adlı gazeteci ve onunla birlikte, cinsi sapık Demmink ve çetesinin bu pisliklerini örtbas etmek için menfaat karşılığında çalışma yapanlar hiç aynaya bakıyorlar mı? Baksalar ne olur. Yüzlerine Tükürsen yağmur yağıyor derler. Hayasız utanmaz insanlarda utanma olur mu? Bu olaylar ve 12 yıldır esir hayatı yaşamama rağmen ve dün tam 10 yıldır çocuklarımı görmeme izin vermeyen İngiliz ve Hollanda devletlerinin uygarlıklarının içyüzünü göstermiş olduğu gibi değer verdiğim ve canımı bile düşünmeden emek verdiğim kişilerin nasıl iğrenç yaratıklar olduklarını görmemi sağladı. Bu büyük bir kazanım değildir ama benden sonrakilere bırakacağım değerli bir bilgidir.
Ne zaman maruz kaldığım bu zulmü anımsar ya da bir şeyler yazmaya başlarsam en çok öne çıkan konu, beni en çok etkileyen önemle emek verip hizmet etmiş olduğum insanların değersizliklerini görmüşlüğüm oluyor. Bazen kendi kendime diyorum ki; Tanrım bu yaratıkları unutmak istiyorum. Olanları olmamış gibi göremem ama artık aklımdan çıksın diye dua ediyorum. 10 yıldır bebelerimin hasreti, babalık görevimi arzu ettiğim gibi yapamamış olmanın ezikliği, eşimin bu derece sıkıntılara katlanmışlığının öfkesi, iğrenç işkencelere maruz kalmışlığım ve bunun gibi ciddi sorunların bana verdiği sıkıntının önüne geçiyor. Bunlar mıydı emek verdiklerim.? Bunlar mıydı değer verdiklerim? Bu yaratıklar gerçekten insan mıdır? Bu gibi soru işareti ve verdiği sıkıntı hep birinci sırada yer alıyor. Acaba diyorum Yüce Yaradan bunları görüp kabul edeyim diye mi beni ızdırap tünelinden geçirdi? Öyle ya, iyinin karşılığında kötü vardır. Kötü olmasa iyi fark edilir mi?
Güzelliklerin karşılığında çirkinlikler vardır. Çirkinlikler olmasa güzelliler fark edilir miydi? Kötülüklerin şeytandan geldiğini söyleyenler acaba kendi kötülüklerini görmezden gelmek için mi öyle söylüyorlar.
Din inancı olanlar dini inançlarını, din inancı olmayanlar dinsizliklerini özgürce yaşama hakkına sahiptirler. Melek ve şeytanı insanda, insanların içinde aramak, inananlara da inanmayanlara da yarayabilir. Hem araştırmakta yarar var. Hiç zararı da yok. Uzun süre ruh ve bilim konusu ile ilgilenmiştim Ruh ve bilim dergisine yıllarca aboneydim. Çok akıllı olduğuna inanan tanıdıklarım merak edip ‘’ne uğraşıyorsun?’’ diye sorarlardı. Normal tanıdıklarım da ‘’ne yararı var’’ diye sorarlardı. Hepsine de kısaca ‘’hiçbir zararı yok ve çok ilginç bilgi ediniyorum’’ diyordum. Gerçekten hiç ummadığım ilginç ve geniş bilgi edinmiştim. Zaten Ruh ve bilim konusuyla bilgilenmek için ilgilenmiştim. Yoksa iş olarak düşünmemiştim. Son yıllarda tanık olduğum ve maruz kaldığım rezaletler gösteriyor ki Dünyada birçok değişiklik gerekiyor. Kendilerini ak pak gösteren cani ve eşkıyaların hükümdar olmalarının engellenmesi için gerekli sistemin oluşturulması da biz insanların görevidir. Şeytan ve meleği bulup, şeytanı ıslah etmek ve melekten yararlanmakta biz insanların hak ve görevidir. Uzayda hayat arayan insanlar bunları da yapabilirler. Tanrının varlığını kabul ederek yola çıkanlar aradıklarını bulurlar. Aradıklarını azimle ve inanarak ararlarsa, menfaat için değil, hizmet için ararlarsa bulurlar.
Tanrı inancı ile din inancını farklı görüyorum. Dini kitapların hepsinde tanrıyı anlatmaları birbirine yakındır. Zerdüş, Buda, Eski tahit, Yeni tahit, Tevrat, İncil ve İslam dini bunların hepsini okudum. Ama bunların tanrıyı anlatması tatmin edici değildir. Daha çok bilgilerle tanrının anlatılması gerekliydi. Tanrı her insanın içinde kendisini belli ettiği gibi, her canlının içinde de tanrının varlığı görünür. Baştan başa evrenin yapısını, uzay alanını, bildiğimiz güneşi ay ve yıldızların varlığını ve daha bilmediğimiz birçok alanların varlığını düşünüyorum. Bu kadar büyük varlığı bu kadar mükemmel yöneten bir güç, anılan kitaplardan çok daha fazla büyük ve etkilidir.
İnsanlar aç kalma endişesine girdikleri zaman birbirlerine zarar vermeye başlarlar. Böylece kendilerine de zarar veriyorlar. İnsanların inançlarını yaşamalarına karışırlarsa, insanların ulusal kimliklerini yaşamalarına sorun çıkarılmazsa adil paylaşımla insanların temel gereksinimleri karşılanırsa savaşlarda olmaz. Temel gereksinimlerin başında da insanların yiyecek gereksinimleri gelir. Sağlık, barınma ve eğitim gibi önemli gereksinimleriyle asgari maaş gibi olanakların sağlanması zor değil. Dünyanın silahlanmaya harcadığı para bile, özetlediğim temel gereksinimleri karşılar. Güçlü olma yarışıyla silahlanmaya ayrılan paraların insanlığa hizmet etmediğini hep birlikte görüyoruz. İnsanların temel gereksinimlerinin karşılanmasının sağlanmasıyla insanlar her istekleri her gereksinimleri karşılarında olunca da insanlar TOK olurlar. Benim idealim budur. Bunun yerine getirilmesi benim imkan, olanak ve ömrümün yetmeyeceği için, bu idealimde benden sonrakilere miras kalır. Projelerim arasında TOKSEV diye bir vakıf kuruluşu var. Bu yobaz sapıkların esirliğinden (fiziksel esirlik) kurtulur kurtulmaz, çocuklarıma ayıracağım zamanım en başta yapacağımdır. Kendim için resim yapmaya ve yazmaya devam edeceğim. Tanrım bana idealim olan Tokluk için çalışmaya da, zaman, enerji ve olanakta verecektir. Son 12 yıldır bu sapıkların bana dayatmış oldukları baskı ve zulmün yanı sıra hareket alanımı kısıtlamalarına rağmen, Tanrımın bana verdiği olağan üstü enerji ve bilgiyle yaptıklarımla tatmin olmuyorum ama küçümsenemeyecek verimlilik sağlıyorum. Bana yakın olan ucuz ve kirli zihniyetli kişiliklerin engelleme çirkefliklerine rağmen, bu kadar olabiliyor. Resim yapıp, yazı yazıp sizlerle paylaşıyorum. Küçümsenmeyecek sayıda insanlara geçinebilecekleri kadar iş imkanı da sağlıyorum. Kendim ve çocuklarımın geçimini de, namerde, namussuza uğursuza muhtaç olmadan, sağlaya biliyorum. XWEDANO MAL AVA BE diyebilmeliyim. Kürtçede, size iyilik yapana ‘’mal ava be’’ diyerek teşekkür edersiniz. Mal ava be-ziyade olsun-evine bereket, demek olur. Tanrım ziyade olsun diyorum. Bunu derken teşekkür duygularımı sunuyorum. Ayrıca tanrımdan desteğin devamını da istiyorum. Tanrım bana hak ettiğim kadarını verir. Her şeyi her verdiğini, hak ettiğim kadarını ver. Huzur, mal varlığı bana vereceğin her şeyi, hakkettiğim kadarını ver. Herkese hak etiği kadar ver. Tanrım benim çocuklarıma, bana verdiklerinden daha iyisini ver. Tanrım Çocuklarıma istediğim gibi babalık görevini yapamadım. Tanrım bunu bilir. Elimden geleni yapmışsam da beni tatmin etmemiştir. Yapmam gerekeni yapamamıştım. Tatmin olmayışımın nedeni budur. Elbette tanrıma şikayetim değil. Gerçeklerimi yazıya dökerken, bizim durumumuzdan daha fazla kötü durumda olanları unutmuyorum.
|